klim diplomasisinin en zor sorularından biri hâlâ yanıtını bulabilmiş değil: İklim krizine tarihsel olarak en fazla katkıda bulunan ülkeler, krizin sonuçlarıyla mücadele etmek için ne kadar ödeme yapmalı? Üstelik bu sorunun yanıtı yalnızca para miktarıyla değil, finansmanın kim tarafından sağlanacağı ve hangi koşullarda kullanılabileceğiyle de ilgili.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31'e ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye, bu tartışmanın merkezinde yer alacak. Ancak zirve öncesinde Avrupa Birliği'nden gelen açıklama, yeni finansman kaynakları konusunda uzlaşmanın kolay olmayacağını gösteriyor. Bloomberg'e konuşan AB İklim Komiseri Wopke Hoekstra, yeni iklim finansmanı taahhütleri için yürütülecek görüşmelerin sonuç vermesini beklemediğini belirtti. Hoekstra, özellikle AB'nin yeni kaynak sağlayıcı taraf olarak konumlandırılmasına karşı çıkarak, "Sonsuz yeni finansman turlarına girme tuzağına düşmeyelim" mesajını verdi.
AB: Önce Mevcut Taahhütler Yerine Getirilsin
Hoekstra'nın açıklamasının arkasında, Avrupa Birliği'nin mevcut iklim finansmanı katkılarının diğer büyük ekonomiler tarafından yeterince paylaşılmadığı yönündeki yaklaşımı bulunuyor. Avrupa Komisyonu verilerine göre AB ve üye ülkeleri, 2025 yılında gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum çalışmalarını desteklemek amacıyla 32,3 milyar avro kamu kaynaklı finansman sağladı. Ayrıca 9,3 milyar avro özel finansmanı harekete geçirdi. AB, bu katkılarla dünyanın en büyük uluslararası iklim finansmanı sağlayıcısı olduğunu vurguluyor. Ancak Brüksel, yeni finansman yükünün yalnızca gelişmiş ülkelere bırakılmaması gerektiğini savunuyor. Özellikle Çin, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin de finansman sorumluluğuna daha fazla katılması gerektiği görüşünde.
Bu yaklaşım, iklim müzakerelerindeki temel ayrışmayı yeniden gündeme taşıyor. Gelişmekte olan ülkeler, tarihsel emisyon sorumluluğunun gelişmiş ekonomilerde olduğunu hatırlatırken Avrupa Birliği, günümüzün büyük ekonomilerinin de finansmana katkı sunması gerektiğini savunuyor.
300 Milyar Dolarlık Hedefin Ardından Yeni Bir Çıkmaz
İklim finansmanındaki gerilimin arka planında önceki COP zirvelerinde alınan kararlar bulunuyor.
2024 yılında Bakü'de düzenlenen COP29'da gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere sağladığı iklim finansmanının 2035'e kadar yıllık 300 milyar dolara çıkarılması kararlaştırılmıştı. Ayrıca tüm kaynaklardan sağlanacak finansmanın aynı tarihe kadar yıllık 1,3 trilyon dolara yükseltilmesi hedeflenmişti.
COP30'da ise gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlaması için ayrılan finansmanın 2035'e kadar üç katına çıkarılması yönünde karar alınmıştı.
Ancak bu hedeflerin nasıl finanse edileceği, kaynakların ne kadarının kamu bütçelerinden karşılanacağı ve özel sektörün katkısının nasıl artırılacağı konusunda tartışmalar sürüyor. Hoekstra'nın yeni taahhütlere mesafeli yaklaşımı, AB'nin COP31'de önceliğini yeni finansman hedefleri belirlemek yerine mevcut kararların uygulanmasına vereceğine işaret ediyor.
Türkiye'nin Ev Sahipliğinde Finansman Sınavı
9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da gerçekleştirilecek COP31, Türkiye açısından yalnızca uluslararası bir iklim zirvesine ev sahipliği yapmak anlamına gelmiyor. Türkiye'nin iklim diplomasisindeki konumu ve gelişmekte olan ülkelerin beklentilerini ne ölçüde gündeme taşıyabileceği de sınanacak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, daha önce yaptığı açıklamalarda ülkelerin iklim politikalarında aynı hızda ilerlemesinin beklenemeyeceğini, finansmana ve teknolojiye erişimdeki eşitsizliklerin dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştı. Bu yaklaşım, Antalya'daki müzakerelerin önemli başlıklarından biri olacak. Çünkü gelişmekte olan ülkeler açısından iklim hedeflerini yükseltmek, yalnızca siyasi irade açıklamakla mümkün değil. Yenilenebilir enerji yatırımları, altyapının iklim değişikliğine uyarlanması, afetlere karşı dayanıklılık ve sanayinin dönüşümü ciddi finansman gerektiriyor.
Türkiye de bir yandan kendi enerji dönüşümünü finanse etmek, diğer yandan gelişmekte olan ülkelerin finansmana erişim sorununu uluslararası gündemde tutmak zorunda. Üstelik iklim finansmanının yalnızca kredi mekanizmaları üzerinden ilerlemesi de ayrı bir tartışma konusu. İklim felaketlerinden en fazla etkilenen, ancak borç ödeme kapasitesi sınırlı olan ülkeler için hibe ve uygun koşullu finansman seçenekleri hayati önem taşıyor. COP31'de asıl sınav, yeni hedefler açıklamaktan çok, mevcut taahhütlerin arkasındaki paranın nasıl ve kim tarafından sağlanacağı konusunda uzlaşma üretmek olacak. Avrupa Birliği'nin yeni kaynaklara mesafeli durduğu bir ortamda bu uzlaşmanın nasıl kurulacağı ise şimdiden önemli bir soru işareti.






