Yapay zekâ sistemlerinin eğitilmesi ve çalıştırılması, yüksek işlem gücünün yanı sıra ciddi bir soğutma ihtiyacı da yaratıyor. Geleneksel veri merkezlerinde sunucuların ürettiği ısıyı uzaklaştırmak için enerji harcanırken bazı tesislerde soğutma sistemleri önemli miktarda su da tüketiyor. Çinli şirketlerin deniz tabanına yerleştirdiği veri merkezleri, bu ihtiyacı farklı bir yöntemle karşılamayı amaçlıyor: Sunucuları kapalı modüller içinde denize yerleştirmek ve çevredeki suyu soğutma amacıyla kullanmak.

Şanghay’ın Lingang bölgesi açıklarında kurulan tesis, bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri. HiCloud Technology ile kamuya ait kuruluşların ortaklığındaki proje, açık deniz rüzgâr enerjisiyle bağlantılı çalışacak şekilde tasarlandı. Yaklaşık 1,6 milyar yuan yatırımla hayata geçirilen tesisin toplam kapasitesi 24 megavat. Proje için açıklanan hedefler arasında elektriğin yüzde 95’inden fazlasını yeşil kaynaklardan sağlamak ve geleneksel tesislere kıyasla soğutma kaynaklı tüketimi azaltmak bulunuyor.
Çin’in Hainan eyaletindeki Lingshui açıklarında ise 2023’te faaliyete geçen başka bir su altı veri merkezi bulunuyor. Şubat 2025’te sisteme eklenen yeni modülle birlikte tesis, yapay zekâ uygulamalarına yönelik bir bilgi işlem kümesine dönüştürüldü. Böylece su altı veri merkezleri, yalnızca deneysel bir mühendislik fikri olmaktan çıkıp ticari dijital altyapının bir parçası haline gelmeye başladı.
Elektrik Ve Tatlı Su Tasarrufu Gerçekten Ne Kadar?
Teknolojinin en güçlü yanı, sunucuların soğutulması için çevredeki deniz suyundan yararlanabilmesi. Bir üniversite araştırmacısının değerlendirmesine göre, aynı sunucu yükü için su altı sistemleri toplam elektrik tüketimini yüzde 18 ila 28 arasında azaltabilir. Şanghay projesi için de enerji tüketiminde düşüş ve tatlı su kullanımının ortadan kaldırılması gibi kazanımlar açıklanıyor.
Bununla birlikte, bir veri merkezinin daha az enerji tüketmesi, çevresel etkisinin otomatik olarak daha düşük olduğu anlamına gelmiyor. Elektriğin hangi kaynaklardan üretildiği, deniz tabanındaki tesisin inşası, kullanılan malzemeler, bakım ihtiyacı ve kullanım ömrü boyunca ortaya çıkan etkiler de hesabın parçası olmak zorunda.
Açık deniz rüzgâr enerjisiyle doğrudan bağlantı, yenilenebilir elektriğin değerlendirilmesi açısından avantaj sağlayabilir. Özellikle üretimin tüketimi aştığı zamanlarda bu tür tesisler kullanılabilir bir talep noktası oluşturabilir. Ancak yenilenebilir enerjiyle çalışmak, sunucuların elektrik ihtiyacını ortadan kaldırmıyor; yalnızca bu ihtiyacın hangi kaynaktan karşılandığını değiştiriyor.
Deniz Isınırsa Ekosistemde Ne Değişir?
Çevresel tartışmanın merkezinde, sunucuların ürettiği ısının denize nasıl geri verildiği bulunuyor. Şanghay’daki sistemde deniz suyu bir ısı eşanjöründen geçirilerek tesisin içindeki ısıyı alıyor ve ardından daha sıcak biçimde denize bırakılıyor. Projeye ilişkin değerlendirme belgelerinde, sistemin saniyede 150 litre suyu giriş sıcaklığından yaklaşık 5 derece daha yüksek sıcaklıkta tahliye edebileceği belirtiliyor.
Bu sıcaklık farkının çevreye etkisi yalnızca tahliye edilen suyun miktarına bakılarak değerlendirilemez. Suyun ne kadar hızlı karıştığı, denizin derinliği, akıntılar, mevsimsel sıcaklıklar ve bölgede yaşayan canlıların özellikleri de belirleyici. Özellikle hareket edemeyen veya sıcaklık değişimlerine duyarlı organizmalar, tahliye noktalarının yakınında daha fazla riskle karşılaşabilir.
Deniz ekolojisi uzmanları, sıcak su deşarjının bazı türlerin davranışlarını ve biyolojik süreçlerini etkileyebileceğine dikkat çekiyor. Bölgesel ölçekte büyük bir sıcaklık artışı yaşanması zorunlu değil; ancak bu durum, tesisin hemen çevresindeki etkilerin önemsiz olduğu anlamına da gelmiyor. Deniz tabanında yaşayan canlıların sıcaklık değişimlerine uzun vadede nasıl tepki vereceği, farklı ölçeklerdeki tesislerin toplam etkisinin ne olacağı ve sonuçların mevsimlere göre nasıl değişeceği hâlâ yanıt bekleyen sorular arasında.
Risk Yalnızca Sıcaklıkla Sınırlı Değil
Su altı veri merkezlerinin deniz ortamıyla kurduğu ilişki, ısı transferinden ibaret değil. Modülleri korozyona karşı korumak ve yüzeylerde organizmaların birikmesini önlemek amacıyla kullanılan kaplamalar da dikkatle incelenmesi gereken başlıklar arasında. Bu malzemelerin zamanla aşınması veya parçacıklarının çevreye karışması, deniz suyu ve besin zinciri açısından soru işaretleri yaratıyor.
Bir diğer konu, deniz tabanındaki fiziksel müdahalenin etkileri. Kurulum sırasında tortuların hareket etmesi, kablo bağlantıları ve tesisin işletme ömrü boyunca yaratabileceği gürültü ve titreşim, yeterince veri bulunmayan alanlar arasında. Uzmanlar, çevresel değerlendirmenin yalnızca inşaat aşamasını değil, tesisin tüm çalışma süresini ve hizmet dışına çıkarılmasını da kapsaması gerektiğini vurguluyor.
Üstelik su altındaki ekipmanların bakımı, karadaki tesislere kıyasla daha karmaşık ve maliyetli. Arıza, aşırı hava koşulları veya deniz altı kablolarında yaşanabilecek bir sorun, müdahale süresini uzatabilir. Bu nedenle teknolojinin çevresel kazanımları kadar operasyonel dayanıklılığının da uzun vadeli verilerle değerlendirilmesi gerekiyor.
Daha Fazla Veri, Daha Şeffaf Değerlendirme
Su altı veri merkezlerinin çevresel açıdan net bir kazanç sağlayıp sağlamadığı konusunda bugün kesin bir sonuca varmak için yeterli bağımsız veri bulunmuyor. Küresel ölçekteki uygulama sayısının sınırlı olması, teknolojilerin hâlâ gelişmesi ve şirketlerin tesis bazındaki enerji tüketimi ile çevresel etkilere ilişkin ayrıntılı verileri her zaman paylaşmaması, değerlendirmeyi güçleştiriyor.
Bu nedenle yeni projelerin yaygınlaşması, ölçülebilir çevresel performans kriterleriyle birlikte ilerlemeli. Su sıcaklığının düzenli izlenmesi, deniz canlılarının ve biyolojik çeşitliliğin uzun vadeli takibi, su kalitesinin ölçülmesi ve kullanılan malzemelerin etkilerinin incelenmesi bu çerçevenin temel unsurları arasında yer almalı. Sonuçların kamuoyuyla paylaşılması da şirketlerin verimlilik iddialarının bağımsız biçimde değerlendirilebilmesini sağlayabilir.






