Birleşmiş Milletler iklim zirvesine başkanlık etmek, diplomatik bir unvandan fazlası. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı için açıkladığı yaklaşım, iklim taahhütlerini somut politikalara, yatırımlara ve ölçülebilir sonuçlara dönüştürme iddiası taşıyor. OECD ile yeni kurulan stratejik ortaklığın açıklamasında da COP31’in “Uygulama COP’u” olması hedefi açıkça ifade ediliyor. Fakat tam bu sırada gelen emisyon verisi, masaya başka bir rakam bırakıyor. Türkiye’nin 2025 emisyonları 610,8 milyon ton CO₂ eşdeğerine yükseldi. Artış yüzde 4,2. Aynı dönemde dünyanın toplam sera gazı emisyonları yüzde 0,7 arttı. Türkiye’nin artış hızı, Vietnam’ın yüzde 2,7’lik, ABD’nin yüzde 2,2’lik ve Kanada’nın yüzde 1,9’luk artışının da üzerinde kaldı. Burada önemli bir ayrım var: “Dünya birincisi” ifadesi toplam emisyon miktarını değil, yıllık oransal artışı anlatıyor. Mutlak artışta ise ABD önde. Bu ayrımı yapmak önemli; aksi halde manşet kolayca verinin kendisinden daha büyük hale geliyor.

Çin Yüzde 0,1 Artarken
Rakamların yan yana konulduğunda yarattığı tablo daha da dikkat çekici. 2025’te Çin’in emisyonları yüzde 0,1 arttı. Hindistan ve Avrupa Birliği’nde yüzde 0,2 düşüş görüldü. Avustralya’da düşüş yüzde 1,3, Japonya’da yüzde 1,4 oldu. Brezilya’nın emisyonları da yüzde 0,9 geriledi. Türkiye ise ters yönde hareket etti. Üstelik mesele yalnızca tek bir yılın rakamı değil. Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990’dan bu yana yaklaşık 2,7 katına çıkmış durumda. TÜİK’in ulusal envanterinde de 2024 yılı toplam emisyonları 584,5 milyon ton CO₂e olarak hesaplanmış, yıllık artış yüzde 5,3 olmuştu. Enerji sektörü 2024’te toplam emisyonların yüzde 71,8’ini oluşturuyordu. Yani 2025 verisi, boşlukta duran tek bir kötü yıl değil. Daha uzun bir eğilimin üzerine oturuyor.
Peki 2053 Net Sıfır Nerede Duruyor?
Türkiye’nin resmi hedefi 2053’te net sıfıra ulaşmak. Bu hedef hâlâ masada. COP31 Başkanlığı da temiz enerji dönüşümü, elektrifikasyon, yeşil sanayileşme, sıfır atık ve dirençli kentleri öncelikli alanlar arasında sayıyor. COP31 Başkanlığı ayrıca 2035’e kadar nihai enerji talebinde elektriğin payını yüzde 20’nin biraz üzerindeki seviyeden yüzde 35’e çıkarma hedefini açıkladı. Fakat hedef ile eğilim arasındaki mesafe büyüdükçe hedefin kendisi yetmiyor. Çünkü net sıfır yol haritasında yalnızca “2053” tarihinin bulunması değil, emisyon eğrisinin o tarihe doğru gerçekten aşağı dönmesi gerekiyor. Ve bugün elimizdeki grafik bunu henüz göstermiyor.
Asıl Soru Antalya’da Sorulacak
Türkiye COP31’de gelişmekte olan ülkelerin finansmana erişimini, enerji dönüşümünü, uyumu ve iklim eyleminin ekonomik boyutunu gündeme taşıyabilir. Hatta OECD ile kurulan ortaklık da tam olarak bu alanlarda somut politika ve yatırım mekanizmaları geliştirmeyi amaçlıyor. Ama Antalya’daki masanın bir başka tarafında Türkiye’nin kendi bilançosu olacak. Bir ülke dünyanın iklim zirvesine başkanlık ederken emisyonlarını artırıyorsa, başkanlığın güvenilirliği nereden başlayacak? Bu, Türkiye’ye “emisyonlarını hemen düşür” demekten daha zor bir soru. Çünkü enerji talebi artıyor, sanayi büyüyor, ulaşım dönüşüyor ve kalkınma ihtiyacı devam ediyor. Mesele büyümeyi durdurmak değil; büyümenin karbonla kurduğu ilişkiyi değiştirmek. Tam da bu nedenle COP31 Başkanlığı Türkiye için yalnızca bir diplomasi vitrini değil, kendi enerji ve sanayi politikasını test edeceği bir vitrin haline geliyor.
Yeşil Dönüşümün En Zor Yeri: Kendi Evimiz
Türkiye’nin COP31 kapsamında “uygulama” vurgusu yapması tesadüf değil. Artık dünyada iklim hedefleri konusunda yeni sloganlardan çok, hedeflerin nasıl hayata geçirileceği tartışılıyor. OECD de yeni ortaklığın odağına finansman, yatırım, temiz enerji, elektrifikasyon ve yeşil sanayileşmeyi koyuyor. O halde Türkiye açısından en zor soru belki de COP31 salonunda başka ülkelere yöneltilecek sorulardan biri değil.
Kendimize yönelteceğimiz soru: Emisyonların yönünü gerçekten değiştirecek miyiz, yoksa bunu bir sonraki COP’a mı bırakacağız? Antalya’da dünyanın gözü Türkiye’de olacak. Bu kez yalnızca kürsüde söylenecek sözler değil, ülkenin kendi emisyon grafiği de konuşacak.






