COP31’in öne çıkan girişimlerinden biri olan “35’e 35” Küresel Elektrifikasyon Taahhüdü, elektriğin toplam nihai enerji tüketimindeki payının 2035’e kadar küresel ölçekte yüzde 35’e çıkarılmasını hedefliyor. COP31 Başkanlığı, hedefin 1,5 dereceyle uyumlu patikalarla örtüştüğünü ve yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, depolama ve güçlü şebekelerle desteklenmesi gerektiğini belirtiyor.

Ancak taahhüt, ülkelerin bu ilave elektriği temiz kaynaklardan üretmesini açık bir yükümlülük haline getirmiyor. Metinde temiz elektrik kullanımından söz ediliyor ancak bunun ülkelerin koşullarına göre değişebileceği belirtiliyor; fosil yakıtların adı ise doğrudan geçmiyor. İklim politikasında küçük görünen bu ayrıntı aslında büyük bir fark yaratıyor. Çünkü bir ülkenin benzinli otomobilleri elektrikliye çevirmesi, fabrikaları elektrikle çalıştırması veya binalarda elektrikli ısı pompalarını yaygınlaştırması, kullanılan elektriğin kömür ve gazdan üretilmesi halinde beklenen emisyon azaltımını sınırlayabilir.
35’e 35’in Yanına Bir Hedef Daha Gerekiyor
Uluslararası Enerji Ajansı’nın taahhütle birlikte yayımladığı analize göre elektriğin küresel enerji kullanımındaki payı mevcut politikalarla 2035’te yaklaşık yüzde 30’a ulaşacak. Mevcut teknolojilerle bu oranın yaklaşık yüzde 33’e çıkarılması ekonomik açıdan zaten mümkün görülüyor. Yüzde 35 hedefinin yakalanması ise fosil yakıt ithalatçılarının enerji ithalat faturalarını 2035’te yılda yaklaşık 400 milyar dolar azaltabilir; mevcut jeopolitik koşullardaki yüksek fiyatlar dikkate alındığında tasarruf 500 milyar doların üzerine çıkabilir.
Fakat IEA’nın uyarısı da net: Elektrifikasyon tek başına yeterli değil. 1,5 derece patikasıyla uyum için 2035’e kadar kömürden elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 70, gazdan üretimin ise yaklaşık yüzde 60 azalması gerekiyor. Yani denklem aslında şöyle: Daha fazla elektrik + daha temiz elektrik + daha güçlü şebeke. Bunlardan biri eksildiğinde diğerlerinin etkisi de azalıyor.
Asıl Sınav Şebekede
Elektrifikasyon hedefinin diğer tarafında ise enerji altyapısı var. COP31 taahhüdü; iletim ve dağıtım şebekelerinin güçlendirilmesi, depolama kapasitesinin artırılması ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde finansmana erişimin iyileştirilmesini de öngörüyor. Bu önemli. Çünkü güneş ve rüzgâr santrali kurmakla elektrik sistemini dönüştürmek aynı şey değil. Elektrikli araç sayısı artabilir, sanayi elektriğe geçebilir, binaların ısıtılması elektrikleşebilir. Fakat şebeke bu talebi taşıyamıyorsa dönüşümün hızı da sınırlı kalır. Yenilenebilir üretimin değişken yapısı düşünüldüğünde depolama ve sistem esnekliği de denklemin zorunlu parçaları haline geliyor.
Elektrifikasyonun “Temiz” Kelimesine İhtiyacı Var
Uzmanlar, taahhüdün emisyon azaltımı yaratabilmesi için elektrifikasyonun yenilenebilir enerjiyle ve fosil yakıtlardan çıkışla birlikte ilerlemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Eleştirinin özü basit: Elektriğin miktarını ölçmek yetmez; kaynağını da ölçmek gerekir. Üstelik 2026’da küresel elektrik üretiminde yenilenebilirlerin payı ilk kez kömürün biraz üzerine çıkarak yaklaşık yüzde 34’e ulaşmış durumda. Ancak elektrik talebi de hızla büyüyor. Bu nedenle yeni talebin ne kadarının temiz kaynaklarla karşılanacağı, elektrifikasyonun iklim açısından gerçek etkisini belirleyecek.
COP31 İçin Küçük Bir Dipnot Değil
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı, zirvenin odağına yeni hedeflerden çok mevcut taahhütlerin uygulanmasını koyuyor. “35’e 35” de bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biri. Tam da bu nedenle metindeki boşluk önemli. Çünkü artık mesele “Elektrik kullanalım mı?” değil. Elektrifikasyon zaten geliyor. Mesele, elektriklenen dünyanın enerjisini kömür ve gazdan mı, güneş ve rüzgârdan mı alacağı. COP31’in “35’e 35” hedefi bu sorunun ilk yarısını yanıtlıyor. İkinci yarısı ise Antalya’da masanın çok daha net bir yerine konmak zorunda.






