Madrid’in önerisi, iklim krizinin etkileriyle mücadelede bugüne kadar ağırlıklı olarak kullanılan “afet olduktan sonra kaynak ayırma” yaklaşımının artık yeterli olmadığı görüşüne dayanıyor. İspanya, aşırı hava olaylarının ekonomik maliyeti büyürken, altyapıdan sağlığa, tarımdan su yönetimine kadar pek çok alanda önceden yatırım yapılmasını ve bu yatırımlar için sürekli bir finansman mekanizması oluşturulmasını istiyor.

Avrupa’nın İklim Faturası Büyüyor
İspanya’nın önerisinin arkasında oldukça ağır bir bilanço bulunuyor. İspanyol hükümetinin hesaplamalarına göre AB ülkeleri 1980’den bu yana iklim kaynaklı kayıplar nedeniyle yaklaşık 822 milyar euro zarar gördü. Üstelik kayıpların yaklaşık dörtte biri yalnızca 2021-2024 döneminde gerçekleşti. Bu tablo, iklim krizinin ekonomik etkilerinin yalnızca uzak bir geleceğe ait olmadığını gösteriyor. 2026 yazı da Avrupa’nın iklim risklerinin ne kadar büyüdüğünü ortaya koydu. Güney Avrupa’da sıcak hava dalgaları, kuraklık ve orman yangınları geniş alanları etkilerken, afetlerin maliyeti yalnızca yanan ormanlardan veya hasar gören binalardan ibaret kalmadı. Tarımsal üretim, ulaşım, sağlık hizmetleri ve kamu bütçeleri de bu zincirin parçası haline geldi.
Avrupa Çevre Ajansı verilerine göre, 1980-2024 döneminde AB’de aşırı hava olaylarının doğrudan ekonomik kayıpları 822 milyar euroya ulaştı. Bu kayıpların yalnızca yaklaşık beşte biri sigorta kapsamında. Özellikle kuraklık, sıcak hava dalgaları ve yangınlarda sigorta korumasının çok daha düşük olması, geriye önemli ölçüde kamu bütçelerini bırakıyor. Yani iklim krizi yalnızca çevre politikalarının değil, giderek kamu maliyesinin de meselesi haline geliyor.
Petrol Ve Gaz Kârları Neden Gündemde?
İspanya’nın önerisini dikkat çekici kılan nokta tam burada. Madrid, iklim uyumunun finansmanı için yeni bir AB kaynağı yaratılmasını ve bu kaynağın petrol ve gaz şirketlerinin kârlarına uygulanacak bir vergiyle desteklenmesini istiyor. Önerilen mekanizma, iklim krizine neden olan emisyonlarla mücadele için alınan karbon fiyatlandırmasından farklı bir tartışma açıyor. Buradaki temel fikir, fosil yakıt ekonomisinden elde edilen yüksek kârların bir bölümünün, iklim değişikliğinin yarattığı risklere karşı toplumların ve ekonomilerin dayanıklılığını artırmak için kullanılması. İspanya ayrıca yeni fonun yalnızca afet sonrasında müdahale için kullanılmasını değil; iklim risklerinin önceden belirlenmesi, altyapının güçlendirilmesi, su yönetiminin iyileştirilmesi ve sağlık sistemlerinin aşırı sıcaklara hazırlanması gibi uyum yatırımlarını finanse etmesini öneriyor. Bu yaklaşımın arkasında basit ama giderek daha önemli hale gelen bir hesap var: Afetin zararını ödemek yerine, afetten önce dayanıklılığa yatırım yapmak.
“Zarar Olduğunda Öderiz” Dönemi Bitiyor mu?
İspanya’nın önerisinde beş yıllık iklim risk değerlendirmelerinin farklı yönetim düzeylerinde yapılması ve bu değerlendirmelerin altyapı yatırımlarına ve kamu politikalarına doğrudan yansıtılması da bulunuyor. Sağlık, su, tarım gibi kritik alanlarda bağlayıcı uyum hedefleri oluşturulması isteniyor. Madrid ayrıca AB’nin afetlere müdahale kapasitesini güçlendirmeyi, rescEU mekanizmasını geliştirmeyi ve yangınlarla mücadelede ortak Avrupa kapasitesi oluşturmayı öneriyor. İklim risklerinin finansal boyutu için iklim risk tahvilleri ve sigorta mekanizmaları gibi yeni araçların değerlendirilmesini de gündeme getiriyor.
Aslında burada Avrupa’nın iklim politikasında önemli bir değişim yaşanıyor. Uzun süre tartışmanın merkezinde “emisyonları nasıl azaltırız?” sorusu vardı. Şimdi bunun yanına başka bir soru ekleniyor: Değiştirmekte zorlandığımız iklim koşullarına karşı kendimizi nasıl koruyacağız ve bunun bedelini kim ödeyecek?
Türkiye için de Tanıdık Bir Tartışma
Bu soru Türkiye açısından da yabancı değil. Türkiye’de sel, taşkın, kuraklık, orman yangınları ve aşırı sıcaklar artık farklı bölgelerde ekonomik ve toplumsal sonuçlar yaratıyor. Dünya Bankası da Türkiye’nin sel, kuraklık ve orman yangınları gibi iklim kaynaklı risklere karşı yüksek kırılganlık taşıdığına ve uyum yatırımlarının önemine dikkat çekiyor. Üstelik Türkiye’de iklim finansmanının geliştirilmesi için de yeni çalışmalar yürütülüyor. İklim Değişikliği Başkanlığı, ulusal iklim finansmanı kapasitesinin güçlendirilmesi ve ulusal iklim finansmanı stratejisinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütürken, 2026’da Türkiye’nin uyum politikalarının da güncellenmesi gündemde.
Ancak İspanya’nın önerisi Türkiye açısından başka bir soruyu da gündeme getiriyor: İklim uyumunun finansmanı için hangi kaynakları kullanacağız?
Türkiye’nin emisyon ticaret sistemi, yeşil finans mekanizmaları ve uluslararası iklim finansmanına erişim çalışmaları bu açıdan önem kazanıyor. Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın 2026’da Türkiye için önerdiği 1,6 milyar dolarlık İklim Eylemini Hızlandırma Programı da iklim dayanıklılığı, su yönetimi ve sağlık gibi alanları finansman çerçevesine dahil ediyor. Fakat burada asıl mesele yalnızca dış finansman bulmak değil. İklim riskleri büyürken kamu kaynaklarının ne kadarının önleyici yatırımlara ayrıldığı da belirleyici olacak.
Vergi Geliri İklim için mi Kullanılacak?
İspanya’nın önerisi henüz AB çapında kabul edilmiş bir politika değil. Avrupa Komisyonu, iklim uyumunun finansmanının yeni bütçe görüşmelerinin bir parçası olduğunu belirtirken, enerji şirketlerine yönelik beklenmedik kâr vergileri konusunda yetkinin büyük ölçüde üye ülkelerde olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla AB çapında kalıcı bir vergi mekanizması oluşturulması siyasi açıdan kolay olmayacak. Enerji şirketleri açısından da tartışma oldukça sert geçebilir. Fosil yakıt sektörünün yeni vergilerin yatırımları ve enerji fiyatlarını olumsuz etkileyebileceği yönündeki itirazları şimdiden biliniyor. Ancak tartışmanın özü bundan daha geniş. İklim krizi nedeniyle kamu bütçeleri giderek daha fazla yangın söndürmeye, bozulan altyapıyı onarmaya, çiftçilerin zararlarını karşılamaya ve sağlık sistemlerinin artan yükünü taşımaya yöneliyorsa, bu maliyetlerin kaynağını ve finansmanını yeniden düşünmek gerekmiyor mu?
İspanya’nın önerisi tam da bu soruyu Avrupa’nın önüne koyuyor.
İklim Uyumunun Yeni Ekonomisi
İklim politikasının ilk döneminde başarı büyük ölçüde kaç ton karbonun azaltıldığı üzerinden ölçüldü. Önümüzdeki dönemde ise başka bir gösterge giderek önem kazanacak: İklim krizinin yarattığı zararı ne kadar azaltabildiğimiz. Bunun için yalnızca emisyonları düşürmek yetmeyecek. Şehirlerin sıcaklara hazırlanması, su altyapısının güçlendirilmesi, ormanların yangınlara karşı dirençli hale getirilmesi, tarımın kuraklığa uyarlanması ve kritik altyapının aşırı hava olaylarına dayanıklı hale getirilmesi gerekecek. Bütün bunların ise ciddi bir finansmana ihtiyacı var. İspanya’nın petrol ve gaz kârlarına yönelik vergi önerisi bu nedenle yalnızca yeni bir vergi tartışması değil. Avrupa’da iklim krizinin maliyetinin kim tarafından üstlenileceğine dair daha büyük bir tartışmanın işareti.
Ve bu tartışma Türkiye’ye de er ya da geç gelecek. İklim krizi için daha fazla para harcamamız gerektiğinde, o paranın kaynağı ne olacak?






